Ekrandaki Kilo algısı toplumun aynası mı?
Obezite, medyada genellikle irade eksikliği ve kişisel başarısızlık hikâyesi gibi temsil ediliyor. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Deniz Sezgin Emüler; bu dilin yalnızca algıyı değil, tedaviye uyumu da zedelediğini söylüyor.
Medyada obeziteyi konuşma biçimi, çoğu zaman tıbbi gerçeklerden çok toplumsal önyargılara yaslanıyor. Sinemadan dizilere, haber dilinden sosyal medya içeriklerine kadar uzanan bu temsil düzeni; bedeni yalnızca görünüş üzerinden değerlendirirken, obeziteyle yaşayan bireyleri de klişelere sıkıştırıyor. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü öğretim üyesi ve Reklamcılık ve Tanıtım Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Deniz Sezgin Emüler ile medyada obezitenin nasıl damgalayıcı bir anlatıya dönüştüğünü, bunun toplumsal ve psikolojik sonuçlarını ve değişmesi gereken dili konuştuk.
Obezite, medyada çoğu zaman bir sağlık sorunu olarak değil, kişisel bir başarısızlık hikâyesi gibi sunuluyor. Sizce bu çerçeve nasıl ve neden oluştu?
Medyadaki obezite sunumu, ne yazık ki modern insanın kendi bedeninin mutlak yöneticisi olduğu yanılsaması üzerine inşa edilmiştir. Bu çerçeveleme; obeziteyi genetik, biyolojik ve çevresel faktörlerin kesiştiği kompleks bir kronik hastalık olmaktan çıkarıp tamamen bireyin iradesine indirgenmiş bir yetersizlik gibi göstermektedir. Bu algının oluşmasında, medyanın karmaşık tıbbi süreçleri basitleştirme ve suçlu ilan etme refleksi önemli rol oynuyor. Bir kişinin yediklerini veya yaşam tarzını eleştirmek, geniş ölçekli gıda politikalarını veya sosyoekonomik adaletsizlikleri sorgulamaktan çok daha hikâye edilebilir bir konu. Medya, bu kurgu üzerinden izleyiciyi genellikle suçlu ilan eder ve tek bir çözüm sunar: Suçlu, iradesine hâkim olamayan bireydir, çözüm ise daha fazla bireysel disiplindir.
Bu durumun kökeninde, sağlığın bir performans göstergesi olarak sunulması yatıyor.
Eğer kişi kilosunu kontrol edemiyorsa hayatının geri kalanını da yönetemediği yönünde genel bir yargı oluşturulur. Oysa obezite, kişinin sadece az yemesiyle çözülebilecek kadar basit bir denklem değildir. Medya, bu gerçeği görmezden gelerek bireyi kendi bedeniyle bitmek bilmeyen bir savaşın içine itiyor. Bu başarısızlık vurgusu kişilerin özsaygısını zedelerken, sağlık sistemine olan güvenini ve tedaviye uyumunu da olumsuz etkiliyor. Medyadaki başarısızlık anlatısının tıbbi bir zemine geri taşınması önemli. Bu çerçeve değişmediği sürece, sunulan klinik çözümler toplumsal önyargı duvarına çarpmaya devam edecek.
Sinemada ve dizilerde kilolu karakterler sıklıkla tembel, komik, iradesiz ya da dışlanmış figürler olarak karşımıza çıkıyor. Popüler kültür neden hâlâ bu klişelerden vazgeçemiyor?
Popüler kültür, izleyicinin zihnindeki hazır şablonları kullanmayı hem ekonomik hem de anlatı açısından güvenli bulur. Sinemada ve dizilerde kilolu bir karakterin komik, tembel ya da iradesiz olarak konumlandırılması, aslında toplumun idealize ettiği beden formunu koruyan bir denetim mekanizması. Bu klişelerden vazgeçilememesinin nedeni, popüler kültürün yarattığı mükemmel beden endüstrisinin bu kutuplaşmadan beslenmesi. Klişeler, bilişsel kısa yollardır. Senaryo yazarları bir karakterin derinliğini inşa etmek yerine, izleyicinin aşina olduğu bu stereotipler (kalıp yargılar) üzerinden hızlı sonuç almayı tercih ederler.
Bu anlatıların devam etmesi, toplumsal damgalamayı sürekli olarak canlı tutuyor. Bir karakterin kilosu, senaryoda genellikle bir kişilik kusuru gibi ele alınıyor. Bu karakterler nadiren bir başarı hikâyesinin, derin bir aşkın veya entelektüel bir tartışmanın asıl öznesi oluyorlar. Genellikle ana karakterin dert ortağı veya daima yardımcısı olan arkadaş rolüne hapsediliyorlar. Başka bir ifade ile hiç başrolde göremiyoruz. Bu tek tipleştirici dil, kişilerin kendilerini toplumdan izole etmelerine veya umutsuzluğa yol açıyor. Bu yaklaşımlar kişileri tedaviye yöneltmiyor, sanılanın aksine ya tedavilerini yarım bırakmalarına ya da hiç tedavi almamalarına neden oluyor.
Çocuk filmlerindeki beden temsilleri bize ne söylüyor? Daha küçük yaşta hangi önyargılar normalleştiriliyor?
Çocuk anlatıları, bireyin beden algısının şekillendiği en erken ve en kritik evrede örtük bir eğitim işlevi görür. Bu filmlerde kahramanların zayıf, çevik ve estetik temsilleri buna karşın yan karakterlerin iri, hantal ve sakar gösterilmesi, çocukların zihninde bir beden hiyerarşisi inşa ediyor. Bu temsiller, çocuğa çok küçük yaşta zayıflığı bir güç, kiloyu ise yetersizlik veya kötülük belirtisi olarak kodluyor. Küçük yaştaki çocuklar için görsel dil, sözel anlatıdan çok daha kalıcıdır ve bu önyargılar maalesef bir ömür boyu taşınacak bir dünya görüşünün temelini atıyor.
Bu filmlerin normalleştirdiği en büyük risk ise, farklı olanla dalga geçmenin espri olarak kabul edilmesi. Karakterlerin kiloları üzerinden yapılan şakalar, çocuklarda empati duygusunun gelişimini baltalıyor ve okul çağındaki akran zorbalığının kültürel altyapısını da oluşturuyor. Çocuk, henüz biyolojik gerçeklikleri kavrayamadan, kilolu olmayı bir başarısızlık veya komik olma durumu olarak görmeye başlıyor. Çocuk filmleri bize sağlığın bir denge meselesi olduğunu değil de belirli bir kalıpta olanın sevilme ve kabul görme ön şartı olduğunu söylüyor, bunu zihinlere yerleştiriyor. Aslında hiçbirimiz birbirimize benzemiyoruz, farklılıklarla yaşamayı küçük yaşlarda öğrenmemiz gerekiyor.
Bir filmi ya da diziyi izlerken “burada kilo damgalaması var” diyebilmemiz için hangi işaretlere bakmalıyız? Sorun yalnızca diyaloglarda mı, yoksa kamera dili ve karakter kurgusunda da mı başlıyor?
Kilo damgalaması sadece karakterlerin birbirine söylediği küçümseyici veya eleştirel sözlerde gizli değil. Örtülü damgalama da yapılabiliyor. İlk bakmamız gereken işaret, karakterin hikâyedeki işlevi. Örneğin eğer karakter sadece yemek yerken, nefes nefese kalırken veya bir aşk hikâyesinin öznesi değil de sadece teselli eden figüran rolünde sunuluyorsa, burada yapısal bir damgalama mevcut diyebiliriz. Karakterin bir uzmanlığı, hobisi veya derinliği yoksa, sadece kilosu üzerinden tanımlanan bir şablon ise bu durum damgalama üretir.
İkinci kritik eşik ise kamera dili. Sinematografide başsız gövdeler olarak adlandırılan, kişinin yüzünü ve kimliğini yok sayarak sadece gövdesine, özellikle karın bölgesine odaklanan yakın çekimler, tıbbi bir durumu nesneleştirmenin en uç örneği. Kamera açısının karakteri sürekli hantal, sakar veya komik göstermek için alt açıdan çekilmesi ya da karakterin her hareketine eklenen ağır ses efektleri, izleyicinin zihninde farklı bir algı inşa eder. Bu tür temsillerle büyüyen veya bunlara maruz kalan kişiler, kendi bedenlerini de bir nesne veya kusur olarak görmeye başlıyorlar. Diyaloglardaki açık saldırganlıktan çok bu sessiz görsel kodlar bireyin tedaviye olan inancını ve özsaygısını çok daha derinden yaralıyor. Hiçbir şey söylemediklerini iddia ederek kendilerini rahatlatanlar olsa da imalı bakışlar, iç çekişler ve beden dili aracılığıyla damgalama sessizce sürdürülüyor.
Sıkça karşımıza çıkan “aniden değişen beden, aniden değişen hayat” anlatısı sizce neden bu kadar problemli? Bu tür hikâyeler gerçek hayata dair nasıl yanıltıcı beklentiler üretiyor?
Popüler kültürün en sevdiği temalardan biri olan dönüşüm masalları, zayıflamayı hayatın tüm düğümlerini çözen sihirli bir anahtar gibi pazarlar. Bu anlatılarda kişi kilo verdiği anda sadece fiziksel olarak değişmez; aynı zamanda işinde terfi alır, hayatının aşkını bulur ve tüm psikolojik sorunları sihirli bir değnekle dokunulmuşçasına yok olur. Bu anlatının ne kadar toksik olduğu çok açık. Bu durum, kilo kaybını bütüncül bir iyilik hali değil, bir kurtuluş hikayesi gibi sunduğu için gerçeklikten tamamen kopuktur. Gerçek hayatta kilo yönetimi, biyolojik adaptasyonlar ve psikolojik süreçlerle örülü, inişli çıkışlı bir yolculuktur.
Bu tür hikâyelerin ürettiği yanıltıcı beklentiler yalancı umut sendromu yaratıyor. Kişi belli bir kiloya ulaştığında hayatındaki tüm mutsuzlukların biteceğine inanabilir. Ancak bu beklenti gerçekleşmediğinde -ki hayatın rutin zorlukları devam ediyor- hastada derin bir hayal kırıklığı ve başarısızlık hissi oluşacağını biliyoruz. Bu da genellikle verilen kiloların hızla geri alınmasıyla sonuçlanan bir kısır döngüyü tetikliyor. Ayrıca bu anlatı, kilolu bireylere şu mesajı verebilir: “Şu anki halinle mutlu olmaya, sevilmeye veya başarılı olmaya hakkın yok, bunları hak etmek için önce zayıflamalısın”. Bu, sağlığı teşvik eden bir yaklaşım değil, bireyi tartıya hapseden ve onu sadece rakamlarla tanımlayan bir baskı aracı.
Obezite haberlerinde ya da görsellerinde en sık karşılaşılan damgalayıcı dil kalıpları neler? Editörler ve gazeteciler özellikle hangi ifadelerden uzak durmalı?
Obezite haberlerinde damgalayıcı dil genellikle basitleştirme, genelleme ve görsel indirgeme üzerinden kuruluyor. İlk olarak, sorun tek nedene indirgeniyor: “fazla yediği için”, “hareketsiz olduğu için” gibi ifadeler, bilimsel olarak çok boyutlu olan bir durumu tek bir davranışa bağlayarak hem yanıltıcı bir çerçeve kuruyor hem de bireyi açıklamanın merkezine yerleştiriyor.
İkinci olarak, genelleyici ve kategorize eden dil öne çıkıyor. Obezler gibi ifadeler, farklı deneyimleri olan bireyleri homojen bir grup gibi sunuyor. Bu kullanım, kişiyi bir sağlık durumu üzerinden tanımladığı için hem indirgemeci hem de dışlayıcı. Bunun yerine kişi odaklı dil tercih edilmeli; yani birey önce, durum sonra gelmeli.
Üçüncü önemli kalıp, duygusal ve çarpıcı ama yanıltıcı çerçeveleme. Salgın, kriz, alarm veriyor gibi ifadeler dikkat çekmek için kullanılıyor; ancak bu tür söylem, meseleyi bağlamından koparıp dramatize ederken, çözüm yollarını da basitleştiriyor. Bu dil, bilgi vermekten çok tepki üretmeye odaklanıyor.
Obezite haberlerinde damgalayıcı dil yalnızca kelimelerle değil, tekrar eden görsel ve anlatı kalıplarıyla kuruluyor. En belirgin sorunlardan biri, konunun dar ve klişe sembollerle temsil edilmesi. Mezura, tartı, yeşil elma, dar gelen kıyafet gibi imgeler neredeyse otomatikleşmiş durumda. Bu görseller, obeziteyi sürekli ölçülmesi, kontrol edilmesi ve düzeltilmesi gereken bir sorun olarak çerçeveliyor ve meseleyi tek boyutlu bir kilo verme hikâyesine indiriyor.
Buna eşlik eden bir diğer kalıp, duygusal olarak tek yönlü temsiller. Haberlerde sıklıkla üzgün, yalnız, başı öne eğik ya da yüzü gösterilmeyen kişiler kullanılıyor. Bu görsel dil, obezite ile yaşayan bireyleri pasif, mutsuz ve kontrolsüz olarak kodluyor.
Aynı şekilde medyada neredeyse hiç görmediğimiz bir eksik var: çeşitlilik ve gündelik yaşam gerçekliği. Obezite ile yaşayan bireyler çoğunlukla meslek sahibi, aktif, üretken ve sosyal hayatın içinde olan kişiler olarak sunulmuyor. Sürekli aynı olumsuz çerçevenin tekrar edilmesi, bu bireyleri tek bir kimliğe indirgerken, gerçek yaşam çeşitliliğini görünmez kılıyor. Bu da hem yanlış bir genelleme yaratıyor hem de toplumsal önyargıları besliyor.
Editörler ve gazeteciler bu nedenle yalnızca dilde değil, görsel seçimlerde de özenli davranmalı. Klişe nesnelerden, tek tip mutsuzluk imgelerinden ve indirgemeci anlatılardan uzak durmalı. Bunun yerine farklı yaşlardan, mesleklerden, yaşam tarzlarından bireyleri dengeli ve saygılı biçimde temsil eden bir yaklaşım benimsenmeli.
Sizce medya obeziteyi konuşurken neden yapısal nedenleri geri plana itip meseleyi bireyin iradesine, tabağına ya da yaşam tarzına indirgeme eğiliminde oluyor?
Medyanın obeziteyi bir yaşam tarzı seçimi olarak kurgulaması, aslında çok daha derin bir sistemik savunma mekanizması. Obezitenin yapısal nedenlerini, yani düşük gelirli grupların ucuz ve kalitesiz gıdaya mahkûmiyetini, tarım politikalarındaki yanlışları, kentsel alanların fiziksel aktiviteye elverişsizliğini veya gıda endüstrisinin manipülatif pazarlama stratejilerini tartışmak, yerleşik ekonomik düzeni ve kamu politikalarını sorgulamayı gerektirir. Medya organları için bu denli büyük alanları eleştirmek yerine, konuyu bireyin iradesine indirgemek çok daha az maliyetli ve anlatı açısından güvenli bir yoldur. Bu indirgemeci yaklaşım, obeziteyi tıbbi bir durum olmaktan çıkarıp bir tüketici tercihi gibi sunarak konunun farklı boyutlarını görünmez hale getirir.
Örneğin ekonomik güce sahip olmayan bir hastaya daha sağlıklı beslenmesini tavsiye etmek yapısal engelleri görmezden gelmek demektir. Medyanın bu gerçekliği görmezden gelerek, meseleyi sadece iradesizlik, çok yemek veya fiziksel aktivite eksikliği çerçevesinde sunduğunu görüyoruz. Bu durum, toplumda obezite ile yaşayan bireylere karşı önyargı oluştururken, diğer çözüm arayışlarını sekteye uğratıyor. Yapısal sorunlar bireyselleştirildikçe, çözüm de sadece bireysel çabaya indirgeniyor oysa obezite ile gerçek mücadele, ancak kolektif ve sistematik müdahalelerle mümkündür.
İngiliz medyasında kilo ile sosyal sınıf arasında kurulan bağ oldukça dikkat çekici. Türkiye’de de bedenin eğitim, gelir düzeyi ya da ‘kendine bakma kapasitesi’ üzerinden okunduğunu düşünüyor musunuz?
Türkiye’de beden, özellikle son yıllarda sosyoekonomik statünün en belirgin görsel temsillerinden biri haline gelmiştir. Kendine bakmak tabiri, masum bir sağlık tavsiyesi olmaktan çıkıp; spor salonuna ayıracak vakti, yüksek maliyetli sağlıklı gıdalara ulaşacak bütçesi ve düzenli sağlık kontrollerine erişecek ekonomik gücü olan kesimin bir üstünlük göstergesine dönüşmüştür. Bu bağlamda kilo, sadece fiziksel bir durum olarak değil, kişinin eğitim düzeyi, gelir seviyesi ve öz disipliniyle ilişkilendirilen bir sosyal statü sembolü olarak okunmaktadır. Eğitim düzeyi arttıkça beden üzerindeki denetimin bir erdem sayıldığı, alt gelir gruplarında ise yüksek kalorili gıdaya mahkûmiyetin bir bilinçsizlik olarak etiketlendiği bir süreçten geçiyoruz.
Bizim toplumumuzda da beden, kişinin sosyal hiyerarşideki yerini belirleyen sessiz bir dile dönüşmüş durumda. Kilolu bireylerin kendine bakma kapasitesinin düşük olduğu yönündeki yargı, aslında sınıfsal bir dışlamanın estetik kılıfı. Düşük gelirli bir hastanın obezite sorunu çoğu zaman sadece ihmal olarak değerlendirilirken, yapısal yoksulluğun getirdiği biyolojik stres ve imkansızlıklar göz ardı edilebiliyor. Bedeni sınıfsal bir performans alanı olarak gören bu toplumsal bakış, hastaların sağlık hizmetine erişiminde ve aldıkları psikososyal desteğin niteliğinde görünmez bir bariyer oluşturmakta.
Kadınlar söz konusu olduğunda kilo meselesi çoğu zaman sağlık başlığını aşıp doğrudan toplumsal baskının parçası hâline geliyor. Obezite temsillerinde toplumsal cinsiyet farkı sizce ne kadar belirleyici?
Toplumsal cinsiyet, obezite temsillerinin ve buna bağlı damgalamanın en sert katmanı. Kadın bedeni, tarihsel ve kültürel olarak her zaman kamusal bir denetim alanı olarak kurgulanmıştır. Bu nedenle kadınlar için kilo meselesi, tıbbi bir sorun olmanın çok ötesinde, doğrudan toplumsal kabul görme veya dışlanma kriterine dönüşmüştür. Kilolu bir erkek toplumda heybetli veya babacan gibi sıfatlarla kabul edilebilirken, kadın bedeni üzerindeki zarif ve ince olma zorunluluğu, hiçbir tıbbi gerekçeyle açıklanamayacak kadar ağır bir baskı aracıdır. Kadınlar üzerindeki bu baskı toplumun tüm kesimlerince yeniden üretilmektedir. Medya ve popüler kültür, kadının değerini bedeniyle eşitleyerek, kilolu kadınları disiplinsiz veya bakımsız olarak yaftalamakta çok daha acımasız davranmaktadır.
Bu toplumsal cinsiyet odaklı baskı, kadınlarda çok daha derin beden memnuniyetsizliği, yeme bozuklukları ve sosyal anksiyete gibi ikincil sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Temsillerdeki eşitsizlik, kadınların sağlık durumlarından çok görünümleri üzerinden yargılanmalarına neden olan çift standartlı bir denetim rejimi yaratır.
“Sağlıklı beden” söylemi ile “ideal beden” baskısı medyada sık sık birbirine karışıyor. Bu ikisi arasındaki sınır tam olarak nerede bulanıklaşıyor?
Tıbbi bir gerçeklik olan sağlık ile kültürel bir inşa olan ideal beden, medya tarafından kasıtlı olarak iç içe geçirilmekte. Bu sınır, zayıflığın sağlığın tek ve mutlak kanıtı olarak sunulduğu noktada bulanıklaşmaya başlıyor. Medya, podyum standartlarını veya filtreli sosyal medya görünümlerini sağlık etiketiyle pazarladığında, aslında biyolojik bir iyilik halini değil, ticari bir estetik normunu kutsamış oluyor.
Ancak ideal beden baskısı, sağlığı bir sonuç değil, bir görünüm haline getiriyor. Bu durum, bireylerin sağlığa giden yolda sağlığı bozacak yöntemlere (şok diyetler, kontrolsüz takviyeler, ağır psikolojik baskı) başvurmasına neden oluyor. İdeal olanın tek tip bir estetiğe indirgenmesi, bireyin kendi bedenine karşı bir yabancılaşma ve nefret geliştirmesine yol açar. Bu bulanık alanda asıl kaybolan, kişinin gerçek sağlık ihtiyaçlarıdır.
Sosyal medya, dönüşüm videoları, önce-sonra görselleri ve beden odaklı içeriklerle bu baskıyı daha mı görünür kıldı, yoksa daha mı sıradanlaştırdı?
Sosyal medya bu baskıyı hem görünür kıldı hem de sıradanlaştırdı. Dönüşüm videoları ve önce-sonra görselleri, ilk bakışta motivasyon içerikleri gibi sunuluyor; ancak çoğu zaman bedeni karşılaştırma nesnesine dönüştürüyor. Süreç, bağlam ve bireysel farklılıklar görünmez olurken, sonuç odaklı bir anlatı öne çıkıyor. Bu da izleyicide sürekli bir “yeterince iyi değilim” duygusu üretebiliyor.
Aynı zamanda bu içerikler o kadar yaygınlaştı ki, belirli bir beden tipini merkeze alan estetik normlar gündelik ve normal kabul edilmeye başladı. Uluslararası çalışmalar, bu tür tekrar eden karşılaştırmalı içeriklerin beden memnuniyetsizliğini artırabildiğini ve özellikle kırılgan gruplar üzerinde olumsuz etkiler yaratabildiğini gösteriyor.
Sorun yalnızca içeriklerin varlığı değil, nasıl çerçevelendiği. Eğer içerikler tek bir başarı hikâyesi, hızlı değişim vaadi ve görsel karşılaştırma üzerinden kuruluyorsa, bu hem baskıyı görünür kılıyor hem de normalleştiriyor. Daha dengeli bir yaklaşım ise süreci, çeşitliliği ve sürdürülebilirliği öne çıkaran, bedeni tek ölçüt haline getirmeyen içeriklerle mümkün.
Dijital çağda gençlerin beden algısı üzerindeki en büyük tehdit sizce açık zorbalık mı, yoksa algoritmaların sessizce dayattığı tek tip görünüm mü?
Dijital çağda gençler için açık zorbalık her ne kadar yıkıcı olsa da bence algoritmaların sessizce dayattığı tek tip görünüm çok daha sinsi ve yapısal bir tehdit. Açık zorbalıkta saldırgan bellidir ve buna karşı bir savunma geliştirilebilir, ancak algoritmalar, genci yavaş yavaş ve fark ettirmeden belirli bir estetik kalıba hapseder. Gençler, sürekli benzer yüz hatlarına, benzer beden formlarına ve benzer yaşam tarzlarına sahip içeriklere maruz kaldıkça, bu yapay normu hayatın tek gerçekliği sanmaya başlıyorlar.
Bu sessiz dayatma, gençlerin kendi doğal gelişim süreçlerini ve bedensel çeşitliliklerini birer kusur veya sistem hatası olarak görmelerine neden olur. Algoritmalar, beğeni ve etkileşim üzerinden ideal olanı ödüllendirip farklı olanı görünmez kıldıkça, gençler sosyal olarak var olabilmek için bu kalıplara girmeye zorlanır. Bu durum, özsaygı eksikliğinden yeme bozukluklarına kadar geniş bir yelpazede sağlık sorunlarını tetikliyor.
Son olarak, sinema dünyasına, haber medyasına ve içerik üreticilerine tek bir ortak mesaj verecek olsanız, obeziteyi temsil ederken en çok neyi değiştirmelerini isterdiniz?
Obeziteyi tek boyutlu bir beden meselesi olarak değil, çok boyutlu bir sağlık durumu olarak temsil etmelerini isterdim. Bugün içeriklerin çoğu ya sorunu dar bir çerçeveye indirgiyor ya da belirli kalıpları tekrar ediyor. Oysa ihtiyaç duyulan şey, daha dengeli ve gerçekçi bir temsil: farklı yaşamlar, farklı deneyimler, farklı bağlamlar. Kısacası, bedeni merkeze alan değil, insanı merkeze alan bir anlatım. Bu değişiklik hem dilde hem görselde yapılan pek çok hatayı zaten kendiliğinden ortadan kaldıracaktır.
Medyada Obezite ve Toplum Röportajı – OTC Plus Dergi Notu
Prof. Dr. Deniz Sezgin Emüler ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, obeziteye bakış açımızdaki kalıplaşmış yargıların bireysel sağlıktan toplumsal iletişime kadar uzanan derin etkilerini gözler önüne seriyor. OTC Plus Dergi olarak sunduğumuz bu içerik, sağlığın sadece klinik bir süreç değil, aynı zamanda doğru bir dille inşa edilmesi gereken bir hak olduğu vizyonuna odaklanıyor. Sektöre ve toplum sağlığına yönelik bu farkındalık dolu perspektifin detaylarını OTC Plus Dergi’nin Temmuz–Ağustos e-dergi sayısında inceleyebilirsiniz.
Reklam ve İş Birliği: reklam@otcplusdergi.com
Telefon: 0507 640 25 24
Sosyal Medya: Sektördeki en sıcak gelişmeleri ve bilimsel temelli içerikleri kaçırmamak için bizi LinkedIn ve Instagram üzerinden takip edin.
Tüm hakları saklıdır © OTCPlus Dergi


















