Aromaterapi dünyasında bilimsel ve biyoteknolojik formülleriyle ezber bozan Ecz. Hülya Kayhan, laboratuvardan uluslararası podyumlara uzanan ilham verici başarı hikayesini OTC Plus Dergi okurları için paylaştı. Geleneksel güzellik algılarını yıkan ve bitkilerin şifasını kanıta dayalı tıp süzgecinden geçiren ünlü eczacı, postbiyotik parfüm teknolojisinden akıllı tekstil projelerine kadar sektöre yön verecek en yeni keşiflerini anlattı.
Bilimle şekillenen aromaterapi sanatı
Ecz. Hülya Kayhan’ın aromaterapiyle yolu, Londra’da kesişti. Bu karşılaşma, yıllar içinde Art de Huile’e ve laboratuvara uzanan sanatsal bir yolculuğa dönüştü.
Gelenekselleşmiş güzellik algılarını yıkan, formülleriyle tıp dünyasının ve bilimsel otoritelerin dikkatini çeken, dünyada uçucu yağlarla çalışan ilk ve tek Ar-Ge merkezinin kurucusu Eczacı Hülya Kayhan ile bir araya geldik. Gündelik hayatta fark etmeden vücudumuza aldığımız kimyasal tehlikelerden, kokuların insan ruhu üzerindeki epigenetik bağlarına; tekstille birleşen akıllı postbiyotik parfümlerden, yaz aylarının kurtarıcısı “berry” serisine kadar ezber bozan son derece samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.
Aromaterapiyle tanışmanızın ardında son derece kişisel bir hikâye var. Londra’daki bu karşılaşma, bir eczacı olarak çalışma biçiminizi ve vizyonunuzu nasıl değiştirdi?
Her şey oğlum Arın’ın doğumuyla başladı. “Böyle bir şey varmış, insanlar fayda görüyormuş” diyerek tamamen bir anne içgüdüsüyle tanıştım bu dünyayla. Önce kendim bu tedavilerden şifa buldum. Ardından işin eğitimlerini alarak çalıştığım klinikte fitoterapi ve aromaterapi uygulamalarına başladım. Klinik, bir Türk doktora aitti ve onunla omuz omuza çalışıyorduk.
O dönem klinikte daha çok sedef, egzama, roza gibi uzun süren cilt sorunları yaşayan, psikosomatik hastalar ağırlıktaydı. Gelen hastalardan birkaçında çok hızlı ve iyi sonuçlar alınca Londra dışından bile, “Orada bir eczacı varmış, cilt hastalıklarını tedavi ediyormuş” diyerek insanlar akın etmeye başladı. Aslında bizim bulunduğumuz klinikte daha çok botoks gibi medikal işlemler yapılıyordu; hatta o yıllarda (2003) henüz Türkiye’de botoks bilinmiyordu bile! Klinik bu işlemleri yapıp eğitimler verirken, benim tedavi ettiğim hastaların yaydığı “fısıltı gazetesi” işi bambaşka bir boyuta taşıdı. Sırf bu kronik cilt rahatsızlıkları ve geçmeyen karın ağrıları için klinikte ayrı bir bölüm açmak zorunda kaldık ve tüm o hastaların yükü benim üzerimdeydi.
Peki, Türkiye’ye dönüş kararı ve kendi markanızı kurma fikri nasıl gelişti?
Türkiye’ye döndüğümde Fransız bir markanın aromaterapiyi ülkeye getirdiğini gördüm. Üniversitelerdeki farmakognozi ve farmasötik botanik hocalarına ders veriyorlardı. Ben de bu eğitimlere katıldım. Ancak derslerde bir kopukluk vardı. Hocalar teoriyi çok iyi anlatıyor, eczacılar ise “Bunu hastaya nasıl uygulayacağız?” diye soruyordu. Örneğin “Sedefli hastaya ne verebiliriz?” sorusuna çoğu zaman net bir yanıt gelmiyordu. Ben de klinikte edindiğim deneyimlerle geliştirdiğim formülleri paylaşmaya başladım. Eczacılar uygulayıp sonuç aldıkça haber yayıldı, sorular arttı. O dönemde ne markam ne şirketim vardı; yalnızca bir eczanem vardı.
Bu formüller sayesinde eğitimine katıldığım markanın satışları da arttı. Bir gün marka sahibi beni arayıp Türkiye distribütörlüğünü teklif etti. Ancak talep edilen bedel bizim için karşılanamayacak kadar yüksekti. Eğitimlere birlikte katıldığım eczacı arkadaşım ise bana, “Formülleri sen geliştiriyor, insanlara sen anlatıyorsun. Yağları da biliyorsun; neden kendi markanı kurmuyorsun?” dedi. Fikir aklıma yattı ama nereden başlayacağımı bilmiyordum. En önemlisi de cebimde param yoktu…
Art de Huile ismi ve markanın resmi olarak doğuşu nasıl gerçekleşti?
Çok kolay olmadı tabii. Etkin Eczacılık Derneği’nden Eczacı Ayşegül (Yıldız) Abla beni bir eğitime çağırdı. İstanbul Eczacı Odasının da aromaterapi eğitimleri vardı, hemen kaydoldum. O eğitimde Ecz. Aysun Karadeniz de vardı. Aysun, “Eczacı Hanım, ben sizi bizim dernekle tanıştırmak isterim. Bizim derneğe de eğitim verir misiniz?” dedi. Seve seve kabul ettim. Derneğe gittiğimde tam 130 eczacı beni bekliyordu. Aromaterapide yağların nasıl kullanılacağını, işin zanaat kısmını anlattım. Ama ortada bizim kullanacağımız ham madde, yani yağ yok! Eczacılar ya o pahalı Fransız markasından ya da piyasadaki birkaç Türk markasından yağ bulmaya çalışıyor. Eğitim bitti, herkes o kadar memnun kaldı ki… Fotoğraf çektirirken Ayşegül Abla bana, “Bir gün diyeceğiz ki, ilk biz onunla fotoğraf çektirmiştik. Hülya, bence bütün dünya seni tanıyacak” dedi. İçim ürperdi, çok heyecanlandım.
Kısa süre sonra beni arayıp dernek adına bir marka kurmak, benim de bu markanın temsilcisi olmamı istediklerini söylediler. Ancak Ayşegül Abla, “Gönlünde kendi markanı kurmak var mı?” diye sordu. “Olmaz mı ama nasıl olacak? Param yok, ülkeye yeni döndüm, kimseyi tanımıyorum” dedim. Bu konuşma 2004’teydi.
Aradan yıllar geçti; İngiltere’ye yeniden gidip Türkiye’ye döndük. 2013’te derneğin kapısını tekrar çaldım ve “Yıllar önce bana bir şey söylemiştiniz. Artık kendi markamı kurmak istiyorum” dedim. Bana büyük destek verdiler. İlk ürünlerimi satın alan 30 kişi de dernek üyesi meslektaşlarımdı.
Markanın adı ve logosu için Fil Adam ajansıyla çalıştık. Onlara eczacılığın yalnızca teknik bir alan olmadığını, güçlü bir zanaat ve sanat yönü bulunduğunu anlattım. “Bu iş hakkıyla yapıldığında insanların hayatına dokunuyor” dedim. “Nasıl bir sanat?” diye sorduklarında, “Yağın sanatı” yanıtını verdim.
Fransızcada huile yağ, art ise sanat demek. Art de Huile adı böyle doğdu. Üstelik huile kelimesinin okunuşu Hülya’ya benzediği için isim, zamanla “Hülya’nın sanatı” çağrışımı da kazandı. Hiç zorlanmadan yerine oturdu.
Markanın ilk fiziksel üretim yerinin Zekeriyaköy’de bir kuaförün alt katı olduğu doğru mu?
Kesinlikle doğru. Yağları ve şişeleri aldık, ambalajı tasarladık ama daha tek bir ürün satamadan elimizdeki para hızla tükendi. Zekeriyaköy’de tanıdığımız bir kuaför arkadaşımız, dükkanının alt katını çok düşük bir kirayla bize açabileceğini söyledi. Bir restorancı arkadaşımız da elektrik kablosu bobinlerinden devasa, ahşap bir masa yaptırdı bize. O bobin masa bizim ilk eğitim ve atölye masamız oldu. Etkin Eczacılar Derneği’nden 13 meslektaşımı o masanın etrafına davet ettim. İlk gelirimizi o gün elde ettik. Kiramız bin liraydı ve biz o gün üç bin liralık ciro yapmıştık. Rakam küçüktü ama sistemin çalışabileceğini gösteren o ilk kutsal işaretti.
Başarı adımları hızlandıkça meslek camianızdan çok ciddi tepkiler ve engeller de gördünüz. O fırtınalı süreci nasıl atlattınız?
İlk büyük desteği de ilk büyük kösteği de kendi meslek çevremden gördüm. Bir grup eczacı formüllerimizi aşkla uygulayıp sonuçları paylaşırken, bir diğer grup aromaterapiye bütünüyle savaş açtı. Sosyal medyada hakkımda “şarlatan” diye başlıklar açanlar, beni destekleyen meslektaşlarıma “Hülya Kayhan’ın müritleri” adını takanlar oldu. Ardından bir pazar gecesi, akademik çevrelerin baskısıyla hakkımızda üretilen bir şikayet yazısı yıldırım hızıyla tüm illere yayıldı. Pazartesi sabahı eczanelerimizden mühürleme ve denetim haberleri yağmaya başladı.
Hemen Ankara’ya, TİTCK’ya koştuk. Bakanlık yetkilileriyle görüştüğümüzde yazının ruhsatlı ürünlerimizi değil, eczanelerde önceden hazırlanıp rafa konan majistral karışımları hedeflediği anlaşıldı. Ancak kullanılan dil, bütün markanın ürünleri toplatılıyormuş gibi bir algı yaratmıştı. Düzeltme yazısı çıkarıldı ama ilk yazı kadar hızlı yayılmadı. Aylar boyunca ekibimle il ve ilçe sağlık müdürlüklerini tek tek arayıp durumu anlatmak zorunda kaldık. O zor günlerde önden ödeme yaparak ürün alan hekimler ve yanımızda duran eczacılar sayesinde ayakta kaldık.
Peki, markayı bugünkü devasa konumuna taşıyan asıl büyük kırılma noktası ne zaman yaşandı?
2019’daki o toplatma krizinden sonra hekimlerle aramızdaki bağ çok radikal bir şekilde güçlendi. Tam nefes alacağız derken pandemi başladı. İşte o dönem markanın yönü tamamen değişti. Televizyon programlarına, özellikle Çağla Şıkel’in programına konuk olmaya başladım. Pandemi koşullarında stüdyolara konuk bulmak zordu, insanlar evlerindeydi ve can havliyle sağlıkla ilgili her bilgiyi pürdikkat izliyorlardı. Ben ekranda uçucu yağların virüsler üzerindeki baskılayıcı gücünü, aromaterapinin bilimsel yaklaşımını anlattıkça yer yerinden oynadı.
Aynı dönemde hekimlerle sabahlara kadar çevrim içi eğitimler, kapalı sunumlar ve Instagram canlı yayınları yaptık. Gündüz televizyonda, akşam bir profesörle canlı yayındaydım. İnsanlar koku kaybı yaşadıklarında Nosemix’i, virüslerden korunmak istediklerinde Flymix’i sormaya başladı. Hekimler kendi hastalarındaki klinik başarıları sosyal medyada paylaşınca görünürlüğümüz organik olarak katlandı. En büyük kırılma neydi biliyor musunuz? Tüketici ekranda benden duyduğu markayı, daha sonra muayene olmaya gittiği doktorunun masasında gördü. Güvendiği hekimden “Ben de kendime ve aileme bunu kullanıyorum” cümlesini duyan tüketicinin zihnindeki tüm o şüpheleri bir anda silindi. Pandemi, bize yönelik tüm o eski akademik önyargıları yıktı geçti.
ELEŞTİRİLER YILDIRMADI GÜÇLENDİRDİ
Size yöneltilen “Bu iş bilimsel değil” eleştirilerine karşı nasıl bir savunma geliştirdiniz?
Biz kelimelerle kavga etmedik; eleştirildikçe laboratuvara, bilime sarıldık. Üniversitelerle çok ciddi klinik ve laboratuvar çalışmaları yürüttük. Doğrudan bitmiş ürünlerimiz ve uçucu yağlarımız üzerine onlarca bilimsel yayın ortaya çıktı ve bunlar uluslararası hakemli dergilerde yayımlandı. Teknopark’ta dünyada sadece uçucu yağlar ve aromaterapi odağında Ar-Ge yapan dev bir laboratuvar yapısı kurduk. Hastane enfeksiyonları, yara bakımı, dirençli bakteriler, mantarlar ve probiyotiklerin yağlarla taşınması üzerine Sanayi Bakanlığı onaylı projeler geliştirdik.
Hızımızı alamadık; Medipol Üniversitesi bünyesinde eczacılara ve doktorlara verdiğimiz o uzun soluklu eğitim programını İngilizceye çevirdik. İngiltere’deki sürekli mesleki gelişim sistemi olan CPD (Continuous Professional Development) kuruluna başvurduk. Programımız uluslararası jüri tarafından incelendi ve Gold Akreditasyon aldı. Bu benim için bir gurur vesilesidir; Türkiye’de tırnaklarımızla kazıyarak ürettiğimiz bilgi, bugün İngiltere’de uluslararası tescilli bir tıp ve meslek eğitimi standardı olarak kabul ediliyor.
BAKTERİLERDEN DOĞAN POSTBİYOTİK PARFÜMLER
Gelelim o çok konuşulan keşfe… Hastane enfeksiyonu çalışırken postbiyotik koku ve parfüm dünyasına geçişiniz nasıl oldu?
Aslında amacımız kesinlikle bir parfüm ya da kozmetik ürün üretmek değildi. Laboratuvarda hastane enfeksiyonlarında rol oynayan ölümcül bakteriler ve mantarlar üzerinde çalışıyor, hangi mikroorganizmanın hangi yağın karşısında dayanamayıp öleceğini ölçüyorduk. Bazı zararlı örneklerde beklediğimiz gibi baskılanma gördük. Fakat bazı iyi bakteriler, onları öldürmesini beklediğimiz kokulu yağlarla karşılaşınca inanılmaz, ezber bozan bir tepki verdi: Yağı öldürmedi, tam tersine o yağı severek tüketti, fermente etti ve dönüştürerek yepyeni organik bileşikler salgıladı.
Bir gün laboratuvarda Biyolog Leyla Hanım bir petri kutusunu heyecanla bana uzatıp, “Hülya, şuna bir baksana” dedi. Kokladığım an ikimiz de donakaldık; çünkü karşımızdaki koku, o bildiğimiz steril, keskin laboratuvar kokularından biri değildi. “Leyla, bu resmen bir parfüm” dedim. Farklı uçucu yağlar ve farklı bakterilerle denemeler yaptıkça ortaya büyüleyici, katmanlı kokular çıktı. Bilimsel olarak bir mikroorganizmanın metabolik çıktısına, yani bir postbiyotiğe bakıyorduk; ama duyusal olarak karşımızda dünyanın en lüks parfümlerine taş çıkartacak bir koku senfonisi vardı. İşte laboratuvarın sanatla, tıp biliminin kozmetikle buluştuğu o mucizevi an buydu. Biz buna patentini de aldığımız “Postbiyotik Koku” teknolojisi dedik.
Ve bu teknoloji Londra Moda Haftası’na kadar taşındı…
İlk olarak bu postbiyotik kokuları tekstile aktarmayı düşündük. Çünkü bu salgılar sadece güzel kokmuyor, aynı zamanda teni iyileştiren, cilt bariyerini koruyan postbiyotik bileşenler barındırıyor. Özel bir kapsülleme yöntemiyle şallarda denedik ve kumaşın yıkansa bile kokuyu tümüyle kaybetmediğini, postbiyotik yapıyı koruduğunu gördük. Şu an hassas ciltler, sedef ve egzama hastaları için bu kumaşların giysi üzerinden cilde nasıl şifa verdiğini ölçtüğümüz çok ciddi bir TÜSEB projesi yürütüyoruz.
Daha sonra bu kokuları parfüme dönüştürüp kendi tenimde, saçımda denemeye başladım. Resmen parfümü giyiyordunuz; koku uçup gitmiyor, teninizde ipeksi bir dokunuşa dönüşüyordu. Ama o kadar travmalıydım ki, Şimdi parfüm otoriteleri çıkıp “Bu mu parfüm?” diyerek bana saldırmasın diye bu projeyi uzun süre gizli tuttum. Londra Moda Haftası bu buluşu dünyaya haykırmak için en doğru podyumdu. Barrus markasının koleksiyonuyla bizim postbiyotik kokulu tekstil yaklaşımımız birleşti ve ortaya “7 Hills, 7 Heals” (Yedi Tepe, Yedi Şifa) projesi çıktı. İstanbul’un yedi tepesini anlatan bu akıllı kumaş koleksiyonu Londra’da büyük ses getirdi. Lady Victoria Hervey ve Amelia Windsor gibi kraliyet ailesine yakın isimlerin şallarımızı koklayıp hayran kalması, sosyal medyada bizi paylaşması muazzam bir gururdu. Yıllarca Türkiye’de “şarlatanlık” diye küçümsenmesinden korktuğum o laboratuvar fikri, Londra podyumlarında dünyanın hayranlıkla dokunduğu bir sanat eserine dönüşmüştü.
KOKUNUN GÜCÜNÜ ANLAMAK
Beynimizin koku süzgeci. Bize bu mekanizmayı anlatır mısınız?
Koku duyusunun insan biyolojisi üzerindeki etkisi çok doğrudan ve organiktir. Görme, işitme, dokunma ve tat alma gibi diğer dört duyumuz beyne ulaştığında önce talamus dediğimiz mantık süzgecine uğrar; beyin onu tartar, analiz eder. Ancak koku duyusu talamusa asla uğramaz! Burundan girdiği an mantık süzgecini baypas ederek direkt hafıza, hormon ve duygularla ilişkili olan limbik sisteme saniyeler içinde ulaşır. Bir kokunun sizi saniyeler içinde 20 yıl öncesine, bir çocukluk anısına ya da bir mekana ışınlaması tamamen bu anatomik mucizeden kaynaklanır.
İşte bu yüzden koku, asla sadece “güzel kokmak” demek değildir; koku direkt bir hormon ve duygu durum tetikleyicisidir. Bugün şampuanlar, deterjanlar, parfümler ve oda kokuları aracılığıyla gün boyu binlerce sentetik koku bileşenine maruz kalıyoruz. Tüketici kokuyu beğeniyor ama o kokunun laboratuvarda 50 tane petrokimyasal fitalatın birleştirilmesiyle yapılan sentetik bir zehir mi, yoksa doğadan gelen saf bir uçucu yağ mı olduğunu sorgulamıyor. Doğal uçucu yağ çok bileşenli, canlı ve karmaşık bir yapıdır. Sentetik koku ise doğayı taklit eden ölü bir moleküldür. İkisinin aynı kokması, biyolojik sistemlerimizde aynı karşılığı bulduğu anlamına gelmez.
Gül ve lavanta yağı üzerinden verdiğiniz örnekler de bu ayrımı çok net özetliyor sanırım?
Kesinlikle. Bir dönem “Lavanta kokusu çocuklarda hormonal sorunlara yol açıyor” haberleri çıktı. Ben de hemen şunu sordum: “İncelenen şey gerçek lavanta uçucu yağı mı, yoksa sentetik lavanta kokusu mu?” Çünkü ikisi aynı değil.
Gül yağında da benzer bir ayrım var. Gerçek gül yağıyla sentetik gül kokusunun hafıza ve dikkat üzerindeki etkilerini karşılaştıran çalışmalar bulunuyor. Doğal yağ, toprağı, kökü ve mikroorganizmalarıyla oluşan çok katmanlı bir yapı; sentetik koku ise bunun yalnızca taklidi.
Ben gül kokusunu sadece bir molekül olarak görmüyorum. Topraktaki bakteriler bitkinin kokusunu şekillendiriyor; biz buna şiirsel biçimde “bitkinin ruhu” diyoruz. İnsan bağırsağındaki bakteriler nasıl ruh hâlimizi etkileyen moleküllerin oluşumunda rol oynuyorsa, toprak bakterileri de bitkinin karakterini oluşturuyor. Doğal kokuyla sentetik koku arasındaki fark biraz da burada.
DEODORANTLARDAKİ GİZLİ TEHDİT
Çok konuşulan başka bir konuyu daha konuşalım isterim; roll-on’lar ve deodorantlar içindeki kimyasallar hakkında neler söylemek istersiniz?
Evinizde ve dolabınızda temizlik yapacaksanız, çöpe atacağınız ilk ürün: Sentetik kokulu, gözenek tıkayan deoroll-on’lar ve deodorantlar olmalıdır! Son yıllarda alüminyum ve paraben içermeyen ürünler öne çıktı ama kokunun nasıl oluşturulduğu hâlâ yeterince konuşulmuyor. Bazı sentetik kokular çok sayıda petrokimyasal bileşenin bir araya getirilmesiyle hazırlanıyor. Üstelik bunları, memeye ve lenf düğümlerine yakın, hassas bir bölge olan koltuk altına uyguluyoruz.
Eğitimlerde eczacılara bu farkındalığı anlatmaları gerektiğini söylüyorum. Başta, “Hocam, insanlar roll-on almak için eczaneye gelmiyor” diyorlardı. Ben de “Tam da bu yüzden bu bilinci eczanede bizim oluşturmamız gerekiyor” diyordum. Zamanla aynı eczacılar, kendi çocuklarında da daha sade ve şeffaf içerikli ürünleri tercih ettiklerini söylemeye başladı.
Bizim formüllerimizde amaç terlemeyi yapay biçimde durdurmak değil. Hindistan cevizi yağı, tuz, uçucu yağlar ve postbiyotiklerle ter kokusuna yol açan ortamı dengelemeye çalışıyoruz. Ürün ciltte ince bir tabaka hâlinde emiliyor ve ihtiyaç duyulduğunda yeniden uygulanabiliyor.
Gelelim bir başka soruna; havuz kloru, deniz tuzu, nem ve sıcaklık özellikle kadınların mikrobiyom dengesini ve vajinal florasını altüst ediyor. Bu konuda aromaterapi nasıl bir koruma kalkanı sunuyor?
Yaz bakımı bizim için asla sadece güneş kremi sürmekten ibaret değildir. Klor, tuz, ıslak mayolar ve ortak kullanım alanları cildin ve özellikle genital bölgenin mikrobiyom dengesini tamamen bozuyor. Biz laboratuvarda vajinal floranın en büyük koruyucu askeri olan Lactobacillus crispatus bakterisi üzerine çok derin çalışmalar yürüttük. Yaptığımız testlerde, saf nioli yağının bu faydalı crispatus bakterisini adeta bir gıda gibi beslediğini ve inanılmaz derecede çoğalttığını gördük.
Buradan yola çıkarak; çok yüksek polifenol içeren organik kızılcık (cranberry) yağı, nioli yağı ve crispatus postbiyotik bileşenini bir araya getirerek Cran & Cris bakım yağını geliştirdik. Genital bölge vücudumuzda damarlanmanın en yoğun olduğu, ağzımızdan bile daha emici ve kıymetli bir dokudur; oraya sentetik tek bir kimyasal koku ya da kayganlaştırıcı değmemelidir. Kadınlar ve genç kızlar havuza veya denize girmeden önce ve sonra bu tamamen organik intim yağını sürerek havuz sistitinden, mantardan, menopoz dönemindeki kuruluk ve kaşıntı şikayetlerinden kendilerini tamamen koruyabilirler.
Son olarak, bu yazın en büyük yeniliği olan “Berrybiyotik” güneş serinizden bahsedelim. Meyveler ve mineral filtreler nasıl bir araya geldi?
Bu sene güneş korumasında ezber bozan bir biyoteknoloji adımı attık. Aronya (ChokeBerry), yaban mersini (Blueberry) ve kızılcık (Cranberry) gibi antioksidan deposu meyvelerin yağlarını laboratuvarda özel bir fermantasyon sürecinden geçirdik ve mineral filtrelerle birleştirerek Berrybiyotik güneş serisini ürettik. İçinde non-nano titanyum barındıran, tam 22 bin polifenol değerine sahip bu seri, güneş korumasını sadece bir “faktör” söylemi olmaktan çıkarıp hücre yenileyen, leke tedavisi yapan bir cilt bakım kürüne dönüştürüyor. Seri içindeki pembe renkli Corrector kremi alta sürüp üzerine zerdeçal ve aronya içeren sarı renkli güneş kremini sürdüğünüzde, ciltte tıpkı telefonlardaki o filtre efektleri gibi muazzam, pürüzsüz bir pırıltı oluşuyor. Havuz başında hem cildinizi gün boyu güneşin ve klorun hasarından koruyor hem de harika bir makyaj etkisi sağlıyor. O yüzden iddialı sloganımızın arkasındayız: “Bu yaz çok berry geçecek!”
Hülya Hanım, Art de Huile bugün aromaterapiden biyoteknolojiye, akademiden tekstil ve ihracata kadar devasa bir yapıya dönüştü. Tek bir kişinin vizyonuyla kurulan bu markanın kurumsallaşma sürecini nasıl yönetiyorsunuz?
Başlangıçta her şey tamamen benim üzerimden ilerliyordu; formülleri laboratuvarda ben yapıyor, eğitimleri ben veriyor, satış stratejilerini ben kuruyordum. Ancak marka büyüdükçe bunun sürdürülebilir olmadığını, kurucudan kuruma geçiş yapmamız gerektiğini gördük. Şimdi tüm o formüllerimizi ve klinik bilgilerimizi yazılı hale getiriyor, üretim ve uluslararası kalite standartlarımızı netleştiriyor ve ekibimizin karar alma gücünü artırıyoruz. Bizim için en hassas denge; laboratuvardaki o saf bilimsel dil ile ticari tarafın, tüketici iletişiminin birbirini bozmadan, markanın o şifacı ruhunu kaybetmeden yürüyebilmesidir. Benim için gerçek kurumsallaşma, markanın kurucu ruhunun tek bir kişiye bağımlı kalmadan, nesiller boyu insanlığa şifa dağıtmaya devam edebilmesidir. Bu konuda da çok şanslıyım ki yolum Sumru (Atalay) ile kesişti. Çok iyi bir ekip kurduk. Artık çok daha kurumsal bir işleyişi markamıza entegre ettik.
“Yapılan her şey iyilik temelli olmalı” yaklaşımı, ürünlerden ekip kültürüne kadar kararlarınıza nasıl yansıyor?
Çünkü bizim marka iletişimimizin merkezinde tek bir kelime var: İyilik. İyilik bizim için reklam panolarına yazılacak bir iletişim cümlesi değil, ticari ahlakımızın ta kendisidir. Kendi çocuklarımıza, evlatlarımıza gönül rahatlığıyla kullandıramayacağımız hiçbir ürünü asla üretmemek, bilmediğimiz bir konuda asla kesin hükümlerle iddialarda bulunmamak, tüm içeriklerimizi ve laboratuvar çalışmalarımızı bilim dünyasına şeffaflıkla açmak bu felsefenin bir parçasıdır. Ticari olarak büyümek, ihracat yapmak elbette bir şirket için önemlidir ama bizim işimiz doğrudan insan sağlığına, insan hayatına temas ediyor. Bu yüzden bizim şirket kültürümüzde hızdan önce her zaman güven, iddialı sloganlardan önce her zaman bilimsel kanıtlar gelmek zorundadır.
Sektör Liderlerine Davet Sağlık Okuryazarlığının Geleceğinde Yerinizi Alın
OTC Plus Dergi olarak, dijital bilgi kirliliğinin karşısında doğru sağlık iletişimini ve bilimsel güveni inşa etmeyi kurumsal bir misyon olarak görüyoruz. Ecz. Hülya Kayhan ile gerçekleştirdiğimiz bu özel röportajda da vurgulandığı gibi; kanıta dayalı tıp süzgecinden geçen biyoteknolojik keşifler, postbiyotik yaklaşımlar ve koruyucu sağlık çözümleri gibi sektöre rehberlik eden nitelikli içeriklerimizle her ay binlerce eczacıya, sağlık profesyoneline ve endüstri paydaşlarına ulaşıyoruz.
Markanızın koruyucu sağlık, aromaterapi ve takviye edici gıda vizyonunu doğru hedef kitleyle buluşturmak; gelecek sayılarımızda özgün projelerinizle yer almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Reklam ve Stratejik İş Birliği: reklam@otcplusdergi.com
İletişim Hattı: 0507 640 25 24
Sosyal Medya: Sektördeki en sıcak gelişmeleri ve bilimsel temelli içerikleri kaçırmamak için bizi LinkedIn ve Instagram üzerinden takip edin.
Tüm hakları saklıdır © OTCPlus Dergi


















